“Hayat derin değil sen dibine bakmaya meraklısın,” dedi kadın.
Bu cümle adamın içini oydu, hikâye de oradan sızdı zaten.
Yalnız bir adam…
Her gece aynı bar…
Bir viski bardağı, iki iç ses ve içine sığmayan bir yaşam. Derken bir kadın girer bara. Soğukla, suskunlukla, felsefi cümlelerle, kara kabanıyla. Adını söylemez, geçmişini açmaz, ipuçlarını saklar. Bu hikâyede İstanbul konuşur, martı bağırır, garsonun sırtı ağrır, virgül söz hakkı ister.
Bir bakış, bir suskunluk, bir cümle bazen tokat bazen merhem olur.
"Bir insan başka bir insanın içindeki boşluğu doldurabilir mi?”
Belki.
Ama bazı boşluklar dolmak için değil, yankılanmak için vardır.
Boşluk, bir aşk hikâyesi değildir. Bir karşılaşmanın, bir takıntının, bir iç savaşın anatomisidir.
Bu kitap; yarım kalmış bir çocukluğun ve yalnızlığı bardakta, yaraları cümlede, eksikliği İstanbul’un sarı ışığında arayanların hikâyesi. Belki de bir adamın kendiyle uzun bir gecesi.